USTA ve KAZAN

2014-07-29 08:30:00

USTA  ve KAZAN
 

Arkasında cezaevinin  kapısı, gürültüyle kapanıp, dışarı çıktığında, üstünde kara bulutlar dolaşıyordu. Her an, bir boran, patlamak üzereydi. Elinde, siyah bir çanta, hızla anayola doğru yürüyüp, kaldırımdan, gelen ilk taksiye işaret etti. Az sonra, önünde duran taksiye, arka kapıdan binerek, arkadan, keli görünen şoföre hitaben;

- Otogara sür! Dedi.

Hemen hareket eden taksi, yoğun İstanbul trafiğine katılırken, adam düşünceliydi. Kesif bir yağmur  başlamış,  iri damlalar,  aracın  tavanını  döverken, görüşü engellenen şoför, cam sileceklerini çalıştırmıştı. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur, yol takibini güçleştiriyor, şoför ister istemez yavaşlıyordu. Fakat, acelesi olan adam:

-Biraz hızlan. Diye, öneriyordu.

Arka koltukta oturan adamın ses tonu gizli saldırganlık içeriyor, bu ise  şoförü tedirgin edip, neredeyse, onu aldığına pişman oluyordu. Her şeye rağmen, esnaflık hatırına, yatıştırıcı bir tonla adama cevaben;

- Ağabey sanırım, aceleniz var ama, havanın, yolun durumu da ortada.

- Ben,  onu  bunu  bilmem  arkadaş,  sana  hızlan  dedim. Paranı hak etmek istiyorsan elbet!

Şoförü bir asabiyet, bir telaş sarıp, bütün uzuvları uyuşmağa başlıyordu. Kendini zoraki tutarak;

- Merak   etmeyin   beyefendi. Sizi  otogara, zamanında ulaştıracağım; inşallah... Diyordu.

Bunun üzerine, dişleri arasından, yılan tıslaması gibi bir tonla konuşan adam:

- Bana maval okuyacağına, gaza bas, be adam! Diye, nobranca çıkışırken, şoför içinden, sabır duaları okuyor, kazasız, belasız evine, bekleyen çocuklarına, yeniden kavuşabilmeği, diliyordu. Sonra, ister istemez gaza yüklenirken;

- Tamam efendim, lütfen sinirlenmeyin. Hemen hızlanıyorum. Diyordu.

 Arkada  oturan, asabi  suratlı,  uzun  boylu,  orta  yaşlı  ve bıyıklı adamı, dikiz  aynasında  inceleyen şoför, kahverengi gözlerindeki, gizli öfkenin mahiyetini anlamağa çalışıyordu. Adam, çatacak birini arıyor gibiydi. Bereket versin, gidilecek yer şehir içiydi. Yoksa, böyle biri ile uzun yola, gidilemezdi. Derken, adam yanındaki  çantayı aralayıp, içinden uzun namlulu bir 44’lük çıkarıp, fişek dolu topu kontrol ederek, kemerine   sokup, sonra da, namlu   ucunda,   susturucu   takılı,   Brovning bir tabanca daha çıkarınca, şoför iyiden iyiye korkup, ürperiyordu. Adam bu silahın da, şarjörünü bakıp, dolu olduğunu teyit ettikten sonra, öteki yanına sokuyordu. Şoför dili tutulmuşçasına, onu izlerken, kaza yapmamak için de,  azami dikkatle sarılıyordu direksiyona. Neyse ki, yağmurun kesafeti azalıp, kaza tehlikesi yok denecek duruma gelinmişti.

 Adam yine, ensesinden doğru, seslenerek:

- Şu sağdaki trafonun önünde duracaksın, tamam mı? Ha, bu arada, borcum ne? Diye de, soruyordu.

Şoför bunu duyunca, o kadar sevinip, rahatlamıştı ki:

- Yok efendim, borcunuz falan yok. İçerden yeni çıktınız sanırım, bu da bizden bir ikram olsun.

- Olmaz! Sen miktarı söyle, gerisini kurcalama, tamam mı?

- Tamam ağabey,  on lira verirsen yeter.

Adam elini ceketinin yan cebine uzatıp, oradan çıkardığı bir deste içinden, on liralık bir banknot seçip, şoföre uzatmıştı. Bu arada işaret edilen  yere varılıp, duran taksiden  inerek, seri adımlarla, az ilerde bekleyen,  gri bir BMW 525i’e,   biniyordu. Bu aracı kullanan genç kadın, hemen gaz verip, hareket ediyordu. Taksi  şoförü,  bu  olaydan salimen  kurtulduğuna inanamıyor, Rabbine şükürler gönderiyordu. Nitekim, oradan ayrılmak üzere, tam hareket edeceği sırada, arabaya yaklaşan, başka, kara pardösülü bir adam, arka kapıyı açarak, içeriye girip, cebinden çıkardığı kimlik kartını, ona gösterirken de:

- Ben emniyet mensubuyum, hemen arabayı takibe geç! Diye, emir veriyordu.

Şoför, bu duyduklarına, adeta inanamayıp, bir an şaşkın, yeni binenin yüzüne bakakalmıştı. Fakat o buna  kızarak:

- Ne, bön bön bakıyorsun be adam? Bak, gözden kaybediyoruz onu, hadi, çabuk, takip et şu gri Ford’u! Diyordu.

Hemen gaza basan şoför, takibe başlıyordu. Fakat, önde giden araç çok seriydi. Ona yetişmek kolay değildi. Şoför, başını geri çevirerek:

- Kim bu adam, neden onu takip etmek istediğinizi sorabilir miyim memur bey?

-  Hayır. Sen işini yap, ona yetiş ve gözden kaybetme, bu yeter.

- Bana kalırsa, çok tehlikeli birine benziyor.

- Sen kimden bahsediyorsun Tanrı aşkına?

- Öndeki araca binen, kara çantalı adamdan tabii ki, siz ne sandınız?

- Çattık yav, ne adamı kardeşim, sen işine bak, gerisini bana bırak. Fazla da soru sorma. Yola dikkat et, kaza yapacaksın bak...!

- Tamam ağabey, anladım. Galiba, bu gün bizi adam yerine koyan bir Allah kulu çıkmayacak. Onu yitirdik, sizi bulduk vallahi.

- Sen, o, derken, kimi kast ettin?

- Biraz önce benden ayrılıp, öndeki arabaya binen, takip etmemi istediğiniz, o silahlı adamdan bahsediyorum, memur bey?  Başka kimden olacaktı ki?

- Ne silahlısı be adam, o dediğin ceza evinden yeni çıktı!

- Bu doğru olmalı. Biraz önce, cezaevinin önünden alıp, buraya kadar getirdim ama, taşıdığı silahları da, kendi gözümle gördüm!

- Deme yav! Olamaz böyle şey. Sakın yanılmış olmayasın?

- Yok abicim, eminim gördüğümden. Büyük kalibre tabancalar, önce siyah  el  çantasındaydı. Biri toplu, diğeri şarjörlü ve şimdi belindeler.

- Peki ama, ya, adam bir mahkum değilse? Sonra eşkali nasıldı, onu tarif edebilir misin?

- Ondan emin değilim, bana öyle geldi. Eşkaline gelince; uzun boylu, kara yağız bir adamdı.

- Bu tarife uyan binlerce adam var İstanbul’da. Onu teşhis edemez misin yani şimdi?

- Belki, ama bir şartla; şu, senin oturduğun  koltuğa oturursa.

- Yani, sadece aynı pozisyonda görürsem, tanırım diyorsun, öyle mi?

- Aynen öyle!

- Anlaşıldı, anlaşıldı. Şimdi  işine bak.

Bu sırada, iki yüz metre kadar uzaklaşmış olan arabadaki adam ve  kadın,  arkadan  gelen  taksinin  farkındaydılar.  Ama  nedense, hiç  telaş ettikleri yoktu. Neşeli kadın, şuh bir kahkahadan sonra:

- Seni hiç beklemiyorlar. Karşılarında görünce, apışıp kalacaklar Kazan.

- Bu kadar emin olma, çıkacağımı duymuş olabilirler. Zira, orada bir muhbirleri olmadığını var sayamayız.

- Evet ama, bunu bilselerdi,  karşılayan çıkmaz mıydı şu ana dek?

- Olabilir ama, eli boş çıkmadığımı da, biliyorlardır belki.

- Umarım, Cezmi de taksicinin ağzını yoklar, hakkında ne kaptıysa, hafızasından siler.

-  İşinin ehlidir,  bunda kuşku yok.

-  Haklısın. Bence de öyledir.

- Şimdi hızlan, bir zikzakla gözden kaybolup, Cezmi ile buluşacağımız yere varalım.

Derken,  hızlanıp, süratle arayı açarken, takside bir telaş başlamıştı.

- Sana, hızlı git, Ford’u gözden  kaçırma  demiştim.  Hani, nereye kayboldu şimdi  bu?

Adam,  araba  markasını  kasten  yanlış  söylüyordu.  Şoför  bunu yutarak;

- Ağabey,  bence  sağa  dönüp,  üst  geçide  çıkmış olmalılar. Baksanıza, görünürde onlardan bir eser yok.

- Onları kaybettik anlaşılan. Ama neyse, boş ver. Ben şurada, hemen sağda inip, az sonra gelecek operasyon ekibini bekleyeceğim. Taksi ücretini uğrar, bizim Asayiş, Bölge Amirliği’nden alırsın. Üstümde nakit yok, tamam mı?

- Yok yok, gerekmez.  Aman yakamı bırakın da, bu yeter bana.

- Benden söylemesi. Sonra, polis bana, angarya iş yaptırdı, demeyesin.

- Hayır, hayır  demem. Hadi güle güle!

Cezmi sağda inmiş, taksi ise, tek yönlü yolda, akan trafiğe karışıp, gözden uzaklaşmıştı. Az sonra gelen gri BMW durup, onu almıştı. Kara gözlüklü  genç  kadının  kullandığı  araba,  şimdi  Fatih  Sultan  Mehmet Köprüsü istikametinde,  ilerliyor, erkekler aralarında  konuşuyordu:

- O iş tamam Kazan, şoför seni teşhis edecek durumda değil. Şimdi limana gidebiliriz artık.

- İyi, umarım, onları bir arada yakalayabiliriz.

- Gemide yatıp, kalkıyorlar. Bir aksilik olmazsa, yine ordadırlar, değil mi Nurcan?

- Evet, ama Anita ile Frank şu sıra Hiltonda kalıyorlar. Onları bir arada yakalamanın vakti, kanımca, saat üç sularıdır.

- O halde, üçe kadar Çamlıca da, senin villada bekleyelim.

- Tamam, ben de zaten bunu önerecektim. Cezmi, bu arada sen çıkar, bir kolaçan edersin.

- Yo yo, en iyisi, köprüyü geçince, ben ineyim. Sonra size telefonla durumu bildiririm.

-Tamam, anlaştık öyleyse.

Cezmi yolda inmiş, Nurcan ve Kazan villaya ulaşmışlardı. Burada kendi  başına  yaşayan  Nurcan,  İsviçre’de, Arkeoloji  okumuş  lakin, mesleki  faaliyet  olarak,  bu  iş  yerine, armatör  Kemal’in,  sözde sekreterliği  ile  ara  sıra,  mankenlik  yapmak  için,  yurtdışı  seyahatlere çıkıyordu.

Nurcan, Cezmi’nin karısı olan Serabın, çocukluk arkadaşı, Cezmi ise, Kemal’in iş ortağıydı. Ellerinde bulunan çok değerli, antik bir eseri, yurt dışına çıkaracakları sırada, ansızın gemiye baskın veren polis, mala el koyup, az kalsın onları da, tevkif edeceklerdi.

Bu işi, Kemal’in adamlarının tezgahladığı anlaşılmış, şimdi, o konu halledilecekti. Aynı kişiler, Cezmi’nin yakın arkadaşı Kazan’ı, gemiye sabotaj yapacağı savıyla, ihbar edip, tedbir için  tutuklatmışlardı.  Üç  gündür  içeride   bulunan  Kazan,  Cezmi’nin avukatı tarafından yatırılan, üç milyarlık kefaletle serbest kalıp,  avukatın, baş gardiyana teslim ettiği  o çanta ile içerden çıkmıştı.

Eve geldiklerinde, elinde çanta, bu kez banyoya giren Kazan, az sonra   uzun saçlı ve sakallı olarak,  çıkmıştı. Bu sırada, Nurcan, şöminenin karşında oturmuş, bir elinde viski bardağı, diğerinde kumanda, televizyon kanallarını tarıyordu.

Yeni görünüşüyle onu fark edince, gülerek;

- Vay canına, Kazan bey, bu kılıkta seni görse, annenin bile,   tanıyacağına kuşku duyarım.

- Sahi mi? Buna sevindim. Böyle olmasaydı, ne anlamı olurdu bunu yapmanın.  Cezmi’den bir haber çıktı mı bu arada?

- Hayır, henüz aramadı.

- Biliyor musun, kadın olarak, hiç alışılmadık bir yüreğe sahipsin. Seni bu cesaretinden ötürü kutlamak gerek. Bağışla ama, bunun özel bir nedeni var mı, diye sormadan edemiyorum.

- Rica ederim. Bu tamamen sebepsiz değil, çünkü Serabı kardeşim gibi severim.

- Serap mı?

- Evet, Serap Cezmi’nin eşidir, bilmiyor muydun yoksa? Onunla çocukluktan arkadaşız.

- Hım... Ben, Cezmi ile özel bir bağınız var sanmıştım.

- Hayır, hayır. Dediğim gibi.

- Buna sevindim.

- Neden?

- Hiç, Cezmi’yi, ailesine sadık bilirim, doğru çıktığı için.

- Yani, sence, karı-koca arasında, sadakat çok mu önemlidir?

- Her halde. Yoksa neden evlenmiş olsunlardı ki?

- Sana göre evlilik, kati sadakat gerektiren bir kurum, demek ki.

- Sence öyle değil mi?

- Bilmem, bunu hiç düşünmedim. Zira evlenmeği de düşünmedim.

- Eski patronun Kemal ile ilişkiniz neydi?

- O yalnızca, iş icabıydı. Evlilikte zorunlu sadakat olmamalı. Haksız mıyım?

- Hayır. Ben de öyle düşünüyorum, ama kadınlar çoğunlukla bu şekilde düşünmez.

- Ben de, aynı durumu erkekler bakımından, söyleyecektim. Çünkü erkekler   kadına, her bakımdan ve daima sahip olmak isterler. Öyle ki, kadın onlara göre,  özel bir eşyaları gibidir. Bu hali, kendi ailemden bilirim.

-Bu  konuda, sana hak veriyorum ama, şahsen, biraz daha toleranslı olduğum kanısındayım.

- Hiçbir şeyi, denemeden  bilmek, mümkün değildir.

- Hah, hah ha! Doğru söze ne denir. Ancak bu, kadınlar bakımından da geçerlidir.

- Haklısın galiba.

- Bu bir yana, bir kadeh içki alabilir miydim?

- Teklife ne hacet, istersen doldurayım?

Kazan, ondan   beklemeden,   kendi   kendisine,   bir   bardak   buzlu   viski doldurup, bir yudum alarak, Nurcan’ın karşısındaki, boş kanepeye oturmuştu. Az  sonra,  içkisini  bitirip, yan  taraftaki  piyanonun  başına geçen  Nurcan’ın, parmakları tuşların  üzerinde süratle  gezinirken,  salonu billur bir melodi ile dolduruyordu. Kazan gülümseyerek, içkisini yudumluyordu.  Tam  bu  sırada  telefonun zili  çalmağa  başlamıştı. Nurcan ahizeyi kulağına kaldırmış, kendisine yöneltilen soruya; “Bakar, duruma göre,  sana  haber  ederiz”  demişti.

Karşıdaki  ses; “Tamam.  Dostum Kazana selam söyle” diyerek, bitirmişti. Telefonu kapatan Nurcan, biraz kaygılı, Kazana dönmüştü.

Kazan merakla:

- Ne olmuş? Arayan Cezmi idi, sanırım.

- Evet. Gemide kimse yokmuş. Bu nasıl iş anlamadım.

- Adamlar, bizden haber almış olmalı. Durup, hedef tahtası olmak istemeyecekleri malum. Onları aramalı ve bulmalıyız.

- Doğru ama nasıl, nerede?

- Sen de bilmiyorsan, işimiz zor demektir.

- Evet, bilmiyorum. Ama birkaç telefon numarası çevirip, bir yoklama yapalım.

Nurcan bu kez, cep telefonunu almış, hafızayı tarayarak, Kemale ait cep numaralarını sırayla aramaya başlamıştı. Lakin açık hat yok ve ilgili numaraya ulaşım kapalıydı. Bir süre konuşarak, zaman geçirmiş, sonra birlikte çıkmışlardı. Önce  Harem’e  gitmişlerdi.  Boğazdan  araba  vapuru  ile  karşıya geçip, otomobili, Eminönü’nde bir oto parka bırakmışlardı. Sonra, yemek için bir restorana girmişlerdi. Akşam olmak üzereydi. Restoran temiz, intizamlı ve güzel döşenmiş bir mekândı. Onları tanıyan kimse yoktu. Karşılıklı  oturup,  önce  bir  aperatif,  sonra  balık mönüsünden  yemek seçmiş, üstüne birer kadeh beyaz şarap içerek dışarı çıkmışlardı. Nitekim otomobili parktan alıp,  Pera’ya sürmüşlerdi.

Nurcan, Kemalin mekanlarından birinin, burada olduğunu biliyordu. Oraya yakın bir yerde, tek yönlü yolun kenarında durup, adresi Kazan’a tarif ederek, kendisi arabada bekliyordu. Söz konusu yer, Kemalin eğlence  klüplerinden  biriydi.  Kürt  Memet  buranın  işletme  ortağıydı. Kazan onu tanıyordu. Zemin katta, geniş ve loş  mekan, hayli kalabalıktı. Yuvarlak, alçak masalar, kahkaha atan, dekolte kızlar ve snop, hippi tipli adamlarla  doluydu. Hard-rok müzik,  dört köşeye  yerleştirilmiş  büyük hoparlörlerden, bas ağırlıklı çalınırken, o, kalabalığı yararak, barın önüne gelmişti. Sıradan bir müşteri gibi, bir duble viski-cola içmiş, yan tarafta kurulu masada oturan şef garsona yaklaşarak;

- Kemal Bey’i görmek istiyordum. Demişti.

- Ben bilemem,  Memet ağabeye soralım. Ama o da dışarı çıktı. Belki şimdi gelir. Siz isterseniz, şöyle buyurup, içkinizi içerek, biraz bekleyin.

-  Fazla vaktim yok. Ama, beş dakika bekleyelim.

Derken, adamın yanında, boş duran koltuğa oturmuş, arkası duvara yönelikti. Şef garson, uzun boylu, ince yapılı, orta yaşlı bir gençti. Kalın kaşları ve kara gözleri ile doğulu olduğu izlenimi veriyordu. Kazan’ın ağzını yoklamak ister gibi, ona doğru eğilerek;

- Sahi siz, Kemal beyi niçin aramıştınız ki?

- Elimde, onun ilgi alanına girecek, çok özel bir mal var, onun için.

- Nasıl yani? Onun ilgi alanı, dediğiniz hangisi, ne malı bu?

- Bilmezden gelmenize gerek yok dostum. Tabii ki antika, eski eser demek istiyorum.

- Ya, neymiş bu bakalım?

- Roma devrine ait, bir altın heykel.

- Olabilir, ama Kemal bey bu işlere bakmıyor artık.

- Emin misiniz?

- Kesinlikle, çünkü, son zamanlarda bu işler başını ağrıtmış. Muhtemelen de, şimdi yurt dışındadır.

- Memet bey de gelmeyecek galiba, ben daha sonra, yine uğrarım.

- Nasıl isterseniz.

Böylece Kazan oradan ayrılmış, sonra Haydarpaşa yönüne sürmüşlerdi. Bu sırada arkada, özel bölümünde oturan Kürt Memedin yanına giden şef garson, ondan bahsedip, dışarı çıkarken. Kürt Memet cep telefonundan Kemali arıyordu. Bağlantı az sonra kurulmuştu;

- Kemal Bey, ben Memo, az önce, elinde bir altın heykel olduğunu iddia eden, orta boylu, uzun saçlı ve sakallı bir adam gelmiş, seni sorup, biraz bekledikten sonra çıktı.

- İsim, adres, numara bıraktı mı?

- Hayır ama, tekrar uğrayacağını söyledi.

- Ulan kürdo, sonra da, elini kolunu sallayarak, çekip gitti deme sakın. Takibine adam koymadın mı yani?

- Yok valla ağabey, seni her soranın ardına adam mı koyacağız bundan böyle?

- Ulan anlamıyor musun? Adam bizim ne işle uğraştığımızı biliyor, her gelen bunu bilebilir mi, sen de, hiç mi beyin yok, be adam?

- Anladım,  ama  onunla  kendim konuşmamıştım  ağabey,  kusura kalma, bundan sonra dikkat ederiz.

- Hemen birilerini çıkar, eşkale göre, onu arasın, rastlayınca bana bildirin. Tamam mı?

- Olur ağabey, baş üstüne.

Telefonu kapatan Memo, asık suratla dışarı çıkıp, şef garsonu bir işaretle yanına çağırmış,  gereken emri veriyordu;

- Ulan hırbo, senin yüzünden, patrondan fırça yedim. Neden sanki, benimle görüştürmedin o herifi. Haydi, hemen bizim çocuklardan ikisini, onu  aramağa  gönder, derhal  dışarı çıkıp,  bana  haber iletsinler!

- Tamam   ağabey, onun, bir anda   önem kazanacağını bilemezdim ki.

Şef garson, salonun içinde, kuytu bir köşede oturmuş, kafaları çekip, sohbet etmekte olan, iki kişinin yanına çökmüştü;

- Selam, sohbetiniz bol olsun ağalar.

- O, o! Buyur Haso gardaş, istersen, sana da bir kadeh doldurayım.

- Yok, yok onun için gelmedim.

- Şu halde, hayrola, bir diyeceğin mi vardı? Buyurasın babam, ne emrin varsa, baş-göz üstüne.

- Evet, size az bir işim düştü ağalar.

- Buyur Gardaş, elimizden geleni yapmak için,  emrine amadeyiz.

- Az önce yanıma, uzun saçlı, sakallı bir adam gelmişti ya, eminim dikkat etmişsindir.

- Evet,  gri pardösü, siyah balıkçı kazağı vardı, değil mi?

- Hay sen çok yaşa Fırat Gardaş. İşte onu, acilen bulup, büyük patrona haber etmem lazım.

- Tamam ağam, biz, dostum Hüso ile şimdi  kalkar, bir kolaçan ederiz.

- İyi… İşte, ben de, bunu diyecektim zaten.

- Eyvallah, biz hemen kalkıyoruz. Ama, koca İstanbul’da, onu bulmamızın tamamen şansa kaldığını da bilirsin, he mi?

- Olsun, siz yine de, şöyle bir dolaşın, tesadüf bile, ancak araştırmakla olur.

Böylece,  hemen kalkıp, mekanın  önünde, müşteri bekleyen bir taksiye binmişlerdi.  Sokaklarda  dolaşarak,  etrafa  göz  atacaklardı. Fırat  ile Hüseyin, cezaevi arkadaşıydılar. Uzun yıllar birlikte yatmış, feleğin çemberinden geçmişlerdi. Yaşları otuzun üzerinde ve ikisi de, henüz evlenmemişlerdi. Fırat liseden terk, Hüseyin Mülkiye dördüncü sınıftan, ayrılmak zorunda kalmıştı. Birkaç ay daha okuyabilse, belki şimdi, bir kaymakam olmuştu. Fakat, aynı kıza tutkun oldukları, rivali, bir okul arkadaşının, ağır tahrikiyle kapışıp, olayda onun ölmesi yüzünden, içeri girmişti.

Fırat okulu terk ederek, bu işleri ta başından seçmişti. Kendi çapında bir kabadayı ve bu alemin kurduydu. Hüso ile içerde başlayan dostlukları sürmüş, o, nispeten   kısa   yatıp, daha  erken çıktığından,   Hüso’yu da,   çıkınca   yanına çağırmıştı. Fırat kısa, Hüseyin, nispeten uzun boylu ve geniş omuzluydular. Okul yılları ve içerde iken, hep spor yapmış, atletik bedenleri vardı. Derken, Sirkeci’de taksiden inmiş, kaldırımda yürüyorlardı. Birden duran Fırat:

- Bak ne geldi aklıma Hüso, bu adam, Kemal beyi aradığına ve onu tanıdığına  göre, bana  kalırsa,  şimdi  Haydarpaşa  tarafında  bir  yerlerde olabilir. Çünkü  malum,  armatör  Kemalin yatı, görkemli  “Deniz  Kızı”  genellikle, oralarda bir yerde, bağlanırdı.

- Doğru, o halde, hemen oraya geçelim.

Artık karanlık basmış, cadde boyu neonlar ve sokak lambaları yanmıştı. Megapol İstanbul’un, karmaşık yolları, her zamanki gibi kalabalık, insan  seli  bir  o  yana,  bir  bu  yana,  akarken,  işportacılar  yüksek sesle müşteri çekmeğe çalışıyordu.  Bu arada bizimkiler, Galata köprüsünü geçmiş, Haydarpaşa  Garının  arkasındaki parka doğru yürüyorlardı. Rıhtıma elli adım kala, kıyıya yaklaşan,   küçük bir teknede, ayakta duran adamı seçen Fırat;

- Şuraya  bak  Hüso,  bu  bizim  Kemal  bey valla!  Yani, patronun, patronu? Bu adam, tam bir  para babası ha.  Mümkün  olsa  da, yakından tanışabilsek.

- Öyle mi?

- Evet, belki bir yolu bulunur. Hem, sanırım, şu sıra sıkıntılı. Yani  senin  anlayacağın,  adama ihtiyacı olabilir, hem de, bizim gibilerine.

- Yanında üç kişi var zaten. Ordu değildir zahir, karşısındakiler de.

- Evet ama, bazen bir kişi bile ordudan beter çıkabilir. Bu işler sayıya gelmez pek.

- İyi ama, öylesi durumda, biz de fuzuli kalabiliriz.

- Yok canım. Öylesi milyonda bir çıkar, o da bize mi rast gelecek yani?

- Evet, her neyse, bak, adamlar rıhtıma atlıyor. Bildiğin bir numara varsa, hemen yap da, tanışalım şu adamla.

- Sanırım en iyisi,  şimdilik uzaktan izlemek.

- Tamam. Öyle olsun. Ama bizim yaptığımızı görenler, kim bilir ne der. Çünkü, ne yapacaktık, ne yapıyoruz?

- Yok Hüso gardaş, sen bu işleri pek bilmezsin. Avcı, aramakla bulunmaz. Onu bulmanın yolu, önce avı bulmak ve sonra, pusuda beklemektir. Anlıyorsun değil mi?

- Evet dostum. Umarım, haklısındır.

Derken, Kemal ve adamlarını izlemeğe geçmişlerdi. Aralarında, belki yüz adım kadar mesafe, rıhtım boyunca yürüyorlardı.  Bu  sırada,  yandaki  asfaltta  ilerlemekte  olan  bir  araba,  biraz ileride durup, ondan inen bir adam, seri adımlarla rıhtıma geçip, dört kişilik  gruba  karşı yürüyordu. Mesafe  on  metre  kalınca ise, aniden durup, ucu  susturuculu silahına davranarak:

- Kıpırdamayın, yoksa yakarım! Diye bağırmıştı.

Fakat, onu dinlemeyen   Kemal’in  adamları da  silaha davranınca, tetiğe basmakta tereddüt etmeyip, üçünü vurarak, yere sermiş, sonra hemen ileri atılarak, namluyu Kemale dayayıp;

- Hadi,  yürü! Diye emir vermişti.

Kemal panikleyerek;

- Tamam, sakın ateş etme. Beni bırak, ne istersen veririm.

- Çok konuşma, yürü, yoksa basıyorum tetiğe.

- Tamam, tamam.

Derken yürümüş ve ilerde bekleyen arabaya, arka kapıdan binmişlerdi. Bu, 525i BMW’den başkası değildi. Az sonra harekete geçen araba,  devir  gücü  yüksek  motora  gaz verilince, asfaltta  patinaj  yapan lastiklerle  oradan  uzaklaşıyordu. Bizimkiler  gördüklerine inanamamış, şaşkınlık içindeydiler.  Kemali kaçıran, Kazan ile Nurcan, yolda Cezmi’yi arayıp, onu nereye getireceklerini öğrenmişlerdi. Adres Çağlayanda, Cezmi’ye ait bir aparmanın, bodrum katıydı. Çelik kapıyı, arkadan kilitleyip, içeri girdiklerinde, saat gecenin dokuzuydu. Kemali bir sandalyeye oturtup,  el ve ayaklarını  bantlamışlardı. Yarım saat sonra, oraya gelen Cezmi, sorgulamaya başlamıştı.

- Evet Kemal bey, sanırım bunu hiç beklemiyordun.

- Cezmi, bunları bırak ve benden istediğini söyle. Neden yaptın bunu?

- Suçunu itiraf etmeyip, böyle ters ters konuşup, tepemi daha fazla attırırsan,  emin ol, cehenneme postalayacağım seni Kemal. Haydi, konuş!

- Peki  peki.  Evet,  yaptığıma  pişmanım.  Gerçekten.  Ama  merak etme, her şeyi misliyle tazmin ederim.

- Pekâlâ. Önce, benden o eserleri geri istiyorum.

- Onları isteme, çünkü bu artık imkansız. Satılıp, çoktan dışarı gittiler.  Ama  aldığım karşılık parayı, sana faiziyle  ödemeğe  hazırım.  Şimdi lütfen çözün beni, tazmin  çeklerini yazayım.

- İyi. Ama sakın ola bir  şeye  kalkışma. Emin ol, sakallı dostumun şakası  yoktur.

- Tamam, tamam biliyorum.

Bağları çözülen Kemal, ayağa kalkmış, cebinden çıkardığı çek defterinden,  üç  yaprağa,  meblağ  yazıp,  imzalamıştı.

Beşer yüz  bin Franklık çekler, bir İsviçre bankasına aitti. Ona düşen çeki, cebine koyan Cezmi, az sonra oradan ayrılmıştı. Kazan ve Nurcan, kılık değiştirmiş oldukları için, Kemale göre   iki   yabancıydılar. Kemal,   serbest   bırakılması karşılığında, isterlerse, bütün servetini bırakmağa razı olduğunu söylüyordu. Hayatı, Kazan ve Nurcan’ın vereceği, bir karara bağlıydı. Bunu anladığı için, yalvarıyordu. Kazan, esasen onu öldürmek istemiyor, adamlarını da ölümcül yerlerinden vurmamıştı. Fakat, onun boş durmayıp, en azından, Cezmi’ye zarar  vereceğini  düşünüyordu.  Nitekim, onu karşısına oturtan Kazan;

- Bak Kemal efendi, seni sağ bırakmak isterdim lakin, biliyorum ki, istesen bile, bu işin arkasını bırakamayacaksın. İleride seni buna, kimi dostların belki    zorlayacak, ya da, kendini zorlanmış hissedeceksin.

- Hayır, bunu asla yapmayacağım, lütfen inanın bana.

- Kemal Bey, şimdi kendini benim yerime koyup, bir düşün. Yerimde olsaydın, sen ne yapardın? İnanır mıydın; sana  bihakkın hasımlık etmiş ama, sonra, bu duruma gelen birinin teminat sözlerine?

-!

- Doğrusu, ben inanmak isterdim ama, biliyorsun ki, bu durum, inandırmanın olduğu kadar, kendisine inanılmanın, temel kuralına da, tamamen zıt.

- !

- Çünkü  bu  durumda,  böyle  düşünüp,  böyle de  konuşmağa  elin mahkum. Söylediğinin aksini yapmak durumunda değilsin ve ne çare ki, öyle  bir  seçeneğin  de yoktur. Bu durumda kalan bir kişi, takdir edersi ki, külliyen bitmiş demektir.  Bilmem anlatabiliyor muyum?

- Haklısınız. İnanılmaz ifrati bir mantığı izliyor, hayat ve memat üzerinde, hüküm veriyorsunuz. Evet, tamam, beni ölmeğe, hatta çoktan ölmüş bulunduğuma, ikna ettiniz. O halde, çekin şu tetiği artık bari de, bitsin bu işkence. Kaderimin tecellisine razıyım...

- Öyle ise, sana  bravo! Evet gerçekten tebrikler Kemal bey!

- ?!

- Çünkü, ölmeğe hazır olmayanın, yaşamak hakkı yok ve olamaz da.

- ?!

- Değil mi ki, buna hazırsın, zira ölüm kaçınılmaz ve tek hakikattir, o halde, yaşamayı hak ettin, demektir; en azından, yüce Tanrı’nın biçtiği, bir meçhul ferdaya kadar.

- Bayım,  bırakın    benimle  oyun oynamayı.  Çaresiz,  savunmasız  birine, işkence yapmak insana yakışmaz, velev ki, o bunu hak bile etmiş olsa. Basın artık şu tetiğe, vurun beni!

- Müsterih  olun  Kemal  bey,  sizi cidden,  vuracak  değilim.  Çünkü  çoğu kişiye göre, imkansız bir şeyi başarıp, onca varlığınıza rağmen, hayattan vazgeçmeği  göze  alabildiniz.  Tavrınız da  blöf  değildi. Çünkü,  buna  ne mahal, ne de  imkan vardı. Ayrıca, daha önemlisi, güttüğüm mantığın, ekstrem olsa bile, ne denli haklı olduğunu anlayıp, bunu, hayatınızı kaybetmek pahasına, onayladınız. Bu durumda, insanı ve kaderini yaratan, o yüce varlığın size yardım ihsan ettiği ortadadır. Sanırım artık siz de, hayata yeni bir sayfa açarak, bambaşka bir mantık ve anlayış düsturu ile yaklaşmağa  hazırsınız. Ayrıca, bilmelisiniz ki, hayatta  kalmanız, bizden gelen  bir  lütuf da olmayıp,   onu bizzat hak ettiniz ve bunun için de, sizi ayrıca tebrik ederim. Kendinizle gurur duyabilirsizin!

- Madem öyle diyorsunuz, o halde, yüce Tanrı’ya hamt ve sizlere de,  teşekkür ediyorum.

-  Eksik olmayın. Şimdi sizi, istediğiniz yere götürebiliriz. Buyurun, çıkalım.

- Tamam. Beni aldığınız yere bırakmanız ve bundan sonra, yine izlemeniz tek  ricamdır.  Zira,  hakkımda   yanılmadığınızı,   görmenizi çok isterim.

- Tamam. Şimdiden inanmaktayız Kemal Bey. Bundan emin olabilirsiniz.

Derken,  onu   aldıkları yere, yüz adım mesafede bırakıp, Çamlıca’ya dönmüşlerdi. Olay yerine  gelen polis, yaralıları hastaneye göndertmiş, gerekli tıbbi müdahale yapılmıştı. Hüso ile Fırat, olan biten karşısında adeta şoke olmuş, halâ oralarda dolaşıyordu. Kemal bey motorun bağlı bulunduğu, rıhtım babalarının başında durmuştu. Bu sırada, rıhtım duvarının üstüne oturmuş, denize bakan dört kişi, ayağa kalkmış,  yaylanarak ona doğru yürüyorlardı. İçlerinden biri, sarhoşlara has telaffuzuyla;

- Hey, babalık! Burada ne bekliyorsun bakalım? Boğazda yüzmek istemiyorsan, hemen bize bir güzellik edersin.

- Ne o gençler, içkiniz bittiyse, mesele yok. Alın şunları, neşeniz bol olsun!

Diyen Kemal bey, cebinden çıkardığı bir deste bozukluğu, onlara uzatmıştı. Paraları eline alan sarhoşlardan biri;

- Helalin var be babalık. Bunlarla bir hafta idare ederiz. Sağ ol! Derken, diğer arkadaşı;

- Dur hele be moruk, bu adamda para fabrikası mı var, ne. Böyle kaynak çıkar mı bir daha karşımıza. Sen fazla uzatma da, biraz mangır daha tosla babalık.

- Şu an başka nakit yok yanımda çocuklar, olsa zaten baştan verecektim.

-  Nakit yoksa, çek verirsin o zaman. Hadi fazla uzatma dedik sana!

Diyen aynı tip, Kemal beyin üstüne yürüyordu. Diğer arkadaşları onu tutmak istedilerse de, dinlemiyor, ağzını bozup, küfürler ediyordu. Bu şamatayı kaldırımdan geçenler de duymuş, herkes rıhtımdakilere bakıyordu. Bu sarada oraya doğru yaklaşan Hüso ile Fırat aralarında konuşarak;

- Yav Hüso, şu bizim Kemal bey değil mi, ne dersin?

- Gerçekten, ona çok benziyor. Ama nasıl olur?

- Hele yürü bakalım. O gördüklerimizi Memed ağabeylere söylemeğe de yüzümüz tutmamıştı. Çabuk da, bir bakalım hele…

Derken, olay yerine geldiklerinde, artık durumdan emin, hemen müdahale ederek, sille, tokat  sarhoşları kovalayıp,   Kemal   beyi o  tacizden kurtarmışlardı.

Kemal bey vaziyetten memnun olarak;

- Sağ olun gençler. İşte, sarhoşluk hali böyledir.

- Siz de  sağ  olun  Kemal  ağabey,  ne yazık ki, önceki  olaya yetişemedik.

- Ne? Siz beni tanıyor musunuz yoksa?

- Evet Kemal ağabey. Biz  Memed’in dostlarıyız.

- Hım, anlaşıldı. Peki, ona bir şey söylediniz mi, bu olanlar  hakkında?

- Hayır, bundan ar etmiş, buralarda oyalanıyorduk işte.

- Öyleyle mi, işte bu çok isabetli  olmuş. Haydin, şimdi şu  motoru çalıştırıp, hemen gidelim buradan.

Derken, bekleyen motora atlayıp, Küçük Çekmece’de demirli, Deniz Kızı’na doğru sürmüşlerdi. Motoru Kemal  bey kullanıyordu. Çok  sürmeden menzile varıp,  Deniz Kızı’nın bordasına çıkmışlardı. Son derece konforlu gemide, aşçıbaşı ve iki garsondan başka, kimseler yoktu. Doğruca salona geçmiş, derhal donatılan masada, yemek yiyip, konuşuyorlardı...

- Kemal  ağabey,   diyerek, söze    başlayan   Fırat,   içini   kemiren o  soruyu soruyordu; sahi ne oldu, o adamın elinden, nasıl kurtuldunuz?

- Gençler, bu inanılmaz bir olaydı. Anlatsam da, anlayamazsınız. Siz bunu boş verin de, biraz kendinizden bahsedin. Kimsiniz, ne iş yaparsınız?

Derken, sohbet başlayıp, açık yüreklilikle   kendilerini    Kemal   beye tanıtıp, beklentilerini dile getirmişlerdi. Onları dinleyen Kemal:

- Tamam, bundan sonra benim maiyetimde çalışacak ve umarım hiç bir aksilik çıkıp, bir daha da, asla içeri girmeyeceksiniz. Tamam mı?

- Hay Allah senden razı olsun Ağabey. Bizden memnun olacaksın. Öyle değil mi Hüso gardaş?

- Evet, kuşkusuz. Sizinle çalışmaktan onur duyacağız. Bundan sonra, iki arkadaş, her durumda ve sonuna kadar, yanınızdayız.

- Merak etmeyin gençler, biz artık ölümden başkasını mecbur saymayacak, diğer bütün konuları, sadece “sıradan işler” diye, göreceğiz. Bunda, elinizden geleni yapacağınıza ve birlikte, güzel işler yapacağımıza inanıyorum. Bu arada, sizden ricam, o konudan hiç kimseye bahsetmemenizdir. Tamam mı?

 - Söz  ağabey.

 Diyen  Fırat’ı;

- Bundan  emin  olabilirsiniz.  Diye, temin eden Hüseyin izlemişti.

Nitekim  Kürt  Memed’i  cepten  arayan  Kemal,  onların  şu  an yanında olduklarını haber verip, bundan sonra ise, birlikte çalışmak isteklerini kabul   ettiğini   söylemişti.   Memet   bir   an   şaşırsa   da,   başka   şey soramamıştı. Cezmi,  Kazan  ve  Nurcan,  Çamlıca’daki  villada,  sigara  içerek, konuşuyorlardı. Sigarasından bir duman daha çeken Nurcan;

- Kemal  beyi,  hayatta  bıraktığımıza,  en  az  senin  kadar  şaşıyorum Cezmi. Ama, orada, benim yerimde olsan, sen dahi başka türlüsünü yapamazdın.

- Aslında hiç şaşırmadım. Çünkü Kazan’ın, asla kesin bir kararı olmadığını bilirim. Yerine göre, son dakikada, yeni bir karar verir ve kolay kolay da yanılmaz. Bu güne kadar hep böyle yapmıştır çünkü. Sen durumu söyleyince, kendi kendime, sadece gülüp, demek ki, milyonda bir ihtimaller dahi, gerçek olabiliyor, demiştim.

Kazan, dudak bükerek;

- Hayır, milyonda değil, milyarda bir dostum. Bu durumda, takdir edersin  ki,  aksine  davranamazdım,  davranmış  olsam,  sonunda  pişman olup,   kendimi  asla affetmezdim. Çünkü biliyorsun, hayat felsefem; “Sonunda pişman olacağın bir şeyi yapma, yaptığın bir şeyden de, sakın pişmanlık duyma” idi.

Nurcan bu arada söze karışarak;

- Peki ama, bir insan, yanlış yapıp,  pişman olamaz mı yani? Dahası, hata yapmak, insanlık icabı değil midir, Kazan Bey?

- Evet, öyledir. Ancak nedense, ben kendime karşı, o denli hoşgörülü değilim. Çünkü, pişman olmak, kendini affetmenin bir başka adıdır. Sizce öyle değil mi?

- Bence doğru! Diyen Cezmi idi.

 Nurcan buna  itiraz ederek:

- Yok, ben böyle düşünmüyorum. Çünkü bence, her insan yanılabilir ve yanılgının sonucu bu denli korkunç bir ceza olmamalı. Belki bu yanılgısına göre değişir, diyen de olur. Ama bence, insan yine de, tolerans kapısını açık bırakmalı, kendine ve hayata bir şans daha verebilmelidir.

Kazan gülümseyerek:

- Bir kez yanıldıktan sonra, ikinci yanılgının gelmeyeceğini, kim temin edebilir?

 Deyince, ona yanıt, Cezmi’den gelmişti.

- Tabii ki, hiç kimse.

Nurcan’a bakan Kazan:

- O  halde   herkes   yaptığı   hatanın   bedeli,  her   ne  ise,  buna razı olmalı; gözünü bile kırpmadan hem...

Nurcan dudak bükerek:

- Doğru ama, sonucun bir yanılgı olduğunu kim tayin edecek?

Kazan:

- Önce, kişinin kendi vicdanı, sonra da, bu yanılgıdan dolayı, zarar gören biri varsa, o kişi.

Nurcan alnını kaşıyarak:

- Bu konu bana, yine de hayli karışık geliyor. Anlamıyorum bir türlü.

- Hah hah haaa!

 Gülen, Kazan idi. Cezmi lafa karışarak:

- Anlamağa çalışma, sadece, böyle bir davranış türü olduğunu da bil, bu yeter. Belki bir gün, yeni bir durum vuku bulur, alışılmışın dışında bir davranış denemek istersin?

-Tamam,  aklımda  tutacağım.  Ama  Kemal’in,  bundan sonra nasıl davranacağını   merak   etmiyor   değilim. Umarım,  onu   sağ   bırakmış olmamız, hanemize yazılan kötü bir hata olmaz.

Kazan kendinden emin:

- Hayır,   bu   bir   hata   değildi. Hatta   bu   yüzden   hayatlarımızı kaybetsek  bile.  Çünkü biz,  hayatın tabii kuralına  göre  davrandık.  Bu  nedenle ölecek olmamıza ihtimal vermiyorum şahsen.

Nurcan;

- Ama, emin değilsin her halde?

- Bu durum için, bu sözü tercih etmem.  Zira bunda, temin edilmeye ihtiyaç yoktur. Trafikte  örneğin,  ne  kadar  emin  olabilirsin; ansızın bir kaza  yapıp, hayatını  kaybetmeyeceğine?  Yani, bu  durumda,  seni kim temin edebilir?

- Bu aynı şey değil ki.

- Ben kaybedeceğim şeye bakarım. Hayatım bir tane. Kaybedecek olduktan sonra, şu, yada, bu şekilde olmuş, bundan ne çıkar? Neticede, Kemal’in, beni öldürmeyeceğine iddiaya girmiyorum ki. Sonunda belki, bu iddiayı kaybetmiş olsaydım, değil mi? Ha, illa da, bir teminata gerek duyarsam, bunu kendim sağlar; mesela, uyanık olur, attığım adım, veya kurşunda, hedeften şaşmamağa bakarım. Ben müsterihim ve bu sadece şahsım adına da değil.

Nurcan;

- Peki. Ama yarın bir gün, yine karşılaşacağız Kemal bey ile.

Kazan gülerek;

-İstersen, şimdi telefon edip, onu tekrar bulalım.

Cezmi;

-Buna gerek yok. Adamı şimdilik, kendi haline bırakalım. Benden bir isteğiniz yoksa, bana müsaade arkadaşlar. Yarın, saat on uçağından yer ayırttım, gelmek isteyen olursa, birlikte uçabiliriz.

Kazan;

- Hayır, ben kalıyorum.

Nurcan;

- Ben de, ama bir şartla;  sen burada, bir kaç gün benimle kalacaksın, tamam mı?

Kazan gülerek;

- Şayet  sohbetimden   sıkılmaz,  korumalık  ücretimi   de eğer,  peşin ödersen, neden olmasın?

Nurcan, kahkaha atarak;

-Hım, seni gidi köftehor, Kemal’i niye sağ bıraktığın, şimdi daha iyi anlaşılıyor. Zira, böylece, kendine emin bir iş imkânı yaratacaktın, değil mi?

Diye takılıp,  buna hep birlikte gülmüşlerdi. Sonra, Cezmi kalkıp, evine yollanmıştı. Saat akşamın on sularıydı. Kazan yatacağı odaya geçmiş, Nurcan çay içerek televizyanda, film izliyordu. İki saat kadar sonra, dışarıda yağmur yağıyor, şimşekler çakıyordu. Nurcan yatmış, fakat gürültüden gözüne uyku girmiyordu. Belki, bilinç altında, başka nedenleri   de  vardı bu uykusuzluğunun.  Kendine   itiraf  etmese   de,   korkuyordu. Odasında gece lambası yanıyordu. Bir ara, müthiş bir gürültü duymuş, sonra lamba sönmüştü. Çok yakınlarda bir yere, yıldırım düşmüş olmalıydı. Koyu karanlık oda, onu iyice korkutuyordu. Ne de olsa, bir kadındı. Gururunu yenebilse, gidip Kazan’ı uyandıracaktı. Hayır hayır, gidip uyandırmak ne kelime, bir imdat çığlığı atıp, onu  yanına çağıracaktı. Fakat korkuyor, utanıyor, yataktan çıkamıyordu. İşte tam bu sırada, odanın kapısı usulca vurularak:

-Nurcan! Umarım korkmuyor sundur?

Diye, seslenen Kazan’dı.

Buna çok sevinen Nurcan,  can  havliyle  yanıt  verirken, yerinden fırlıyordu.

-Korkmak mı? Ha, hayır korkum yok, ama şu gürültüler de, canımı sıkıyor yani. Sen de mi uyuyamadın yoksa?

- Evet. İstersen dışarı gel, şöminenin başında oturalım, ne dersin?

- Tamam, geliyorum.

Derken, el yordamıyla kapıyı bulup, dışarı çıkan Nurcan’ı, Kazan kapı   önünde   bekliyordu. Birlikte,   Kazan’ın   az   önce   tutuşturduğu şöminenin yanına yürümüşlerdi. Oradaki, yumuşak koltuklara karşılıklı oturmuş, Kazan’ın doldurduğu   bardaklardan, şarap içiyorlardı. Şömine alevlerinden  yansıyan  ışıkta,  sanki bir sihir vardı. Nurcan, çok daha güzel ve albenili görünüyordu. Aynı duyumsamayı o dahi, hissetmiş olmalıydı ki, bunu ilk açıklayan olmuştu:

- Kazan,  sakın  gülme  ama, bu kadar yakışıklı olduğunu, daha önce hiç fark etmemiştim.   

Kazan buna, iki nedenle güldüğünü açıklıyordu.

- Nurcan, biliyor musun, galiba sen benden çok yaşayacaksın. Çünkü, aynı şeyi, ben sana söylemek  üzereydim. Bu gece, çok güzel görünüyorsun.

- Aşk olsun, demek sadece, bu geceye mahsus bir izlenim bu. Sabah veya yarın, bu fikrin değişebilir, öyle mi?

- Siz  kadın  milleti,  neden  böyle,  hiç  söylenmeyen  şeylere  bile, yorum  yapar, kendinizce, çıkarımlarda bulunur, niyet okursunuz, anlayamıyorum.  Lakin,  eğer  hoşuna  gidecekse, söyleyeyim; sen her zaman bir afettin güzelim. Ama bu gün bir harikasın. Tamam mı?

- Teşekkür ederim. Güzel  iltifattı.

- Ne sayarsan say. Ama seni seyretmek hoşuma gidiyor. Biraz da korkmuş gibisin ya. Belki bunun da ayrı tesiri vardır. Çünkü, kadınların aşırı cesuru, erkeğe benzetir ve erkekleri de, böyle cazip bulmam.

- Ben,  tam  aksine,  cesur  erkeklere  bayılırım.  Senden,  bu  kadar hoşlanacağımı bilemezdim.

- Bırak şimdi iltifatı. Korktuğun için böyle düşünüyorsun, değil mi?

- Yo,  inan  ki,  korkudan değil.  Evet,  itiraf  ederim  ki,  biraz  önce bayağı,   hatta,  müthiş  korkuyordum.  Ama bu  hislerim, o korkunun  eseri değil.

- Peki, inandım. Sağ ol. Bir bardak daha şarap ister misin?

- Evet, çok iyi olur.

Şarap şişesi elinde, Nurcan’ın yanına yaklaşan Kazan, onun uzattığı boş bardağı doldurmuş, geri çekilmek üzereydi ki, Nurcan kolundan yakalayarak;

- Lütfen uzaklaşma, yanımda kal.

- Tamam güzelim, yeter ki sen emret. İstersen, yani uykun geldiyse, seni odana götürür, baş ucunda nöbet tutarım; sabaha kadar hem de.

- Tanrım, sana  çok şükür! Çok  iyisin  Kazan.  Senin  gibi  biriyle bütün ömrümü geçirmek isterdim.

- Sen  de  çok  tatlısın,  lakin  onu  aklından  çıkar.  Çünkü,  senin erkekler,   benim   kadınlar,   hakkındaki   görüşlerimiz,   çok   farklı. Biz kesinlikle karı-koca olamayız. Ben senin korumanım ve istersen, iş mukavelesin de, ziyadesiyle uzatabiliriz?

- Kazan çok hainsin. Demek onun için, beni konuşturup, ağzımdan laf alıyordun, öyle mi?

- Demek kabul ediyorsun bütün bunları?

- Hayır, o söylediklerimin çoğu yalandı.

- Ne yani,  dominant olarak, erkeği mi kabul ediyorsun esasen?

- Tabii ki, bu doğa kanunu değil mi. Hem, ben neyim ki, o yasayı geçersiz kıla veya öyle sayabileyim?

- İnanayım mı bunlara yani?

- Evet, lütfen.

Bu sırada, bir birlerine çok yaklaşmışlardı. Nurcan dalgalı saçlarını geri atmış,  muntazam yüzünde bir gül  goncasının,  taç  yapraklarını andıran, etli dudakları ihtirasla aralanmıştı. Onun bu hali, Kazan’ın, sönmüş volkana benzeyen soğukkanlılığını, patlamak üzere olan, bir yanardağa çeviriyordu. Bir birine sarılan ihtiraslı bedenler, şöminenin önünde  serili,  iri,  ayı  postunun  üzerine  iniyorlardı.  Ocakta yanan ateş,  çatırtılar çıkararak, alevlenirken, onlar sevdanın has bahçelerinde, sermest,  haz denizlerinde yüzüyorlardı...

Nihayet yeni bir gün ve sabah olduğunda, aynı yatakta bulunuyorlardı. Gece başlayan  muhabbet, şöminenin  sönmesine  kadar sürmüş, sonra Nurcan’ın yatağına taşınmışlardı. Keşif turları tan ağarmasına değin sürmüş, aşk yorgunluğunu atmak için, nihayet uykuya dalmışlardı.

Yataktan ilk kalkan Nurcan olmuş, banyodan sonra, kahvaltı hazırlamak için, mutfağa girmişti. Onu Kazan izlemişti. Çok mutluydular. Nurcan   tam   bir   evcimen   kadın   gibi   davranıyor,   bu   haliyle   onu şaşırtıyordu.

Kazan, düşündüğünü açığa vurarak;

- Senin  bu kadar becerikli bir ev hanımı olacağını,  bilsem, görür görmez, evlenme teklifi yapardım.

Nurcan gülerek:

- Dalga geçmiyorsun, değil mi?

- Ne münasebet güzelim. Gerçekten, böyle düşünüyorum. Çünkü hakkında çok yanılmışım.

- İşin doğrusu, ben bile böyle olduğumu yeni keşfediyorum. Bana

kadınlığımı hatırlatmak için, demek, hayatıma senin gelmen gerekmiş, anlaşılan.

- Yok yok, sen tam bir kadınsın tatlım.

- Sen hakeza, tekmil bir erkek. Ama umarım, yine de, dün konuştuğun gibi değilsindir.

- Doğrusu, bunu zaman gösterecek. Ama, senin kast ettiğin hususu henüz anlamış değilim.

- Doğru, bunu zaman gösterecek.

- Şimdi hazırlanıp, çıkmam gerek. Ortamı araştırıp, polisin ne yaptığını öğrenmeliyim.

- Bunu dışarı çıkmadan da, öğrenebiliriz. Yoksa, dostlarımız olduğunu unutuyor musun?

- Hayır, ama şöyle bir dolaşıp, gelsem, diyordum.

- Sen bilirsin.

Onlar ne yapacaklarına karar vermeğe çalışırken, Kemalin adamları, Alman hastanesinde yoğun bakımdan çıkmışlardı. Polis yaralıları sorgulamakla işe başlamıştı. Adamlardan ikisi bacaklarından, biri ise, omuz bölgesinden yaralanmıştı. Ancak onları konuşturmak mümkün değildi. Söyledikleri sadece; ansızın üzerlerine ateş açılmış olduğu ve faili tanıyamadıkları idi. Komiser Refik, bununla yetinmek istemiyor, lakin üzerlerinde suç delili sayılan hiç bir şey bulunmamış olması, işi zorlaştırıyordu. Çünkü polis, olay yerine gelmeden önce, silahlarını yok ederek, olası tek kanıtı da, bertaraf etmişlerdi. Faili meçhul bir şekilde yaralanmış olmaları ise,  suç isnadı için yasal bir sebep sayılamıyordu. İsim ve adres alan komiser;

- Baylar, gözüm üzerinizde olacak. Çünkü olayı aydınlatmak için bana hiç  yardımcı  olmadınız. Hadi,  yine  de geçmiş olsun!   Diyerek, hastaneden

4
0
0
Yorum Yaz